İstanbul Kültür University

İran ve ABD'nin nükleer onur meselesi | Sylvia Tiryaki | Referans

Plato ve Aristo meseleyi çözmüşlerdi. Bu iki düşünür açısından toplumsal yapılar, insanoğlunun zihnini etkileyen başlıca üç farklı itki tarafından belirleniyordu:

Arzu, ruh hali ve akıl yürütme. Bu doğal niteliklere dayanan doktrine göre, toplumsal yaşam içinde insanlar (devlet içindeki aktörlerin yanı sıra devletler de) doyumu maddi koşullar, onur ya da bilgelikte bulanlar olarak ayrılabilirdi.
Antik siyaset felsefesinin bize, arzunun yozlaşmaya sevk ettiğini anlatmasına karşın, uluslararası siyasetin modern paradigmasında ruhsal olanı bütünüyle bir kenara bırakarak, akıl yürütmeyi sadece işlevselliğe indirdik. Uluslararası ilişkiler ve siyaset kuramları, maddi çıkarlar ve güvenliği, devletin davranışının ardında yatan başlıca itki olarak dikkate alıyor. Başka bir deyişle, belki konstrüktivizmde küçük bir istisna dışında, tüm bu görüşlerin kökeni, devletin rasyonel hesaplar ve planlara dayandığı varsayımıyla, aslında arzuyla ilintili.
Ancak bu tür varsayımlar bütünüyle yanlış ve dolayısıyla da bu varsayımlara dayanmanın oldukça kötü sonuçları söz konusu olabilir. Richard Ned Lebow'un ‘Uluslararası İlişkilerin Kültürel Kuramı' (A Cultural Theory of International Relations) adlı yeni kitabında ileri sürdüğü gibi, ruh hali hiçbir zaman temel bir insan itkisi olmaktan çıkmadı. İnsanın izzetinefis itkisi, maddi gereksinimler ve güvenlikle birlikte uluslararası ilişkilerin bir parçasını oluşturmakta ve onur uğruna verilen mücadele çoğu kez siyasi davranışları biçimlendirmektedir.

ABD'nin onur savaşı
Bu, güncel ‘nükleer İran' tartışmalarında da (ve belki de öncelikle) dikkate alınması gereken bir durum. Şu an İran'ın gururu ve onurundan bahsettiğimi düşünebilirsiniz. Sadece bundan bahsetmiyorum. Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) de değiniyorum.
Türkiye ve Brezilya gelecekteki diplomatik adımların zeminini hazırlarken, ABD açısından yaptırımları bastırmak bir onur meselesi haline geldi. Burada araçlar amaç haline gelirken, kaba yaptırımlara karşı ne kadar direniş söz konusu olursa, görünüşe göre ABD açısından o derece onur meselesi haline getiriliyor. Bu durumda nükleer mesele gündemin ikinci maddesi haline gelirken, artık başlıca amaç yaptırımların hayata geçmesi olmaya başladı.
Ancak onur ve izzetinefis tek bir ülkenin tekelinde değil. Bilindiği gibi ABD, İran'a ne kadar büyük ölçüde mali yaptırım uygulamaya çalışsa, İran toplumunda arzu eğilimi o derece daha az rol oynamaya başladı. Bu durumda öne çıkan onur oldu.
Tarihten iyi biliyoruz ki birbiriyle çekişme içindeki gurur ve onur, barışçıl uzlaşılara yol açmaz ve çoğu kez de oldukça kötü sonuçlar doğurur. Bu bağlamda Truva Savaşı'ndan bu yana değişen fazla bir şey olmadı. Tarih açısından çeşitli gruplar arası ihtilafların çoğu rasyonel olmamakla birlikte, dış koşulların doğası yeteri ölçüde bozulduğunda, bir nükleer savaş çılgınlığı bile rasyonel görünebilir.
Bununla birlikte, ruh hali ve arzudan bahsederken, bilgeliğe yeterince eğilmedim (bilgelik arayışındakilere). Siyasi partilerin ihtilaflar karşısındaki siyasi hesapları ruh haline bağlı olarak bilgelik itkisi ile şekillenebilecek olsa da çoğu kez rasyonel aktör olma rolü üçüncü bir tarafa kalır.
Ne Türkiye ne de Brezilya'nın ihtilaf içindeki taraflardan birinin yanında yer alma lüksü yok. Türkiye, İran'ın yanında yer almamalı ve sarf edilen sözlerden ziyade fiili duruma odaklanmalı. Uluslararası Atom Ajansı'nın (IAEA) raporlarını, bulgularını ve kuşkularını unutmamamız gerekiyor. Bunları ciddiye almalıyız. Türkiye arabuluculuk yapmaya çalışırken, aynı zamanda İran'ı Nükleer Silahsızlanma Antlaşması (NPT) rejimine itaate teşvik etmelidir.
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=140246&YZR_KOD=187

← Share